'''ÇEVRECİLİK ANLAYIŞIMIZDA KAPIMIZ, SİYASET DIŞI VE TARAFSIZLIK İLKESİNDE OLAN HERKESE AÇIKTIR'''

DÜŞLERİ ÇALINAN ÇOCUKLAR İÇİN

M_a18

DÜŞLERİ ÇALINAN ÇOCUKLAR İÇİN

Bilmem ki Kafka’nın ‘Oyuncak Bebek’ isimli öyküsünü okumuş muydunuz?

Kafka ölümünden önceki son yıllarını Berlin’de geçirmişti. Burada bir gün parkta dinlenirken, hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kız çocuğu ile karşılaşır. Çocuk bebeğini kaybettiği için ağlamaktadır.

Üzülür bu duruma koca usta, çocuğu teselli etmek, üzüntüsünü geçirmek için hemen oracıkta bir öykü uydurur… Küçük kıza “bebeğin seyahate çıktı” der.

Küçük kız “nereden biliyorsun?” diye sorunca, Kafka,  “Çünkü bana mektup yazdı” deyince akıllı küçük kız, “Hani nerde mektup?” diye sorar.

Elbette öyle bir mektup yoktur, Kafka hemen ertesi gün bu saatte buraya geleceğini ve geldiğinde bebeğin yazdığı mektubu getireceğini söyler.

Eve dönünce de bebeğinin küçük kıza yazdığı hayali mektubu yazmaya koyulur.

Kafka küçük kızı kandırmak için yazmamaktadır… Amacı güzel ve inandırıcı bir hayali küçük kıza hediye ederek, çocuğun kaybettiği oyuncak bebeğinin yerini bir başka hayalle doldurabilmektir.

Kafka üç hafta boyunca her gün o küçük kız çocuğu için parka gidip, bebeğinin ona yazdığı mektupları küçük kıza okur…

Son mektubun son satırında ise bebeği küçük kıza veda eder.

*

Bu mektuplar küçük kıza yepyeni bir hayal dünyası kazandırarak, ona otursun, sussun, oynasın ve yaşamdaki o mecburi rolüne hazırlansın diye eline tutuşturulan yapma bebeği unutturmuştur… Küçük kızın şimdi sırf kendisine ait bir öyküsü vardır artık… Büyüdüğünde, tıpkı bebeğinin mektuplarından öğrendiği gibi, dünyadaki güzellikleri yaşamak için o güzelliklerin olduğu yere gidecek, evine kapanarak, başkalarının ona yapıştırdığı kaderine razı olarak yaşlanıp, hayatını öylece bitirmeyecektir.

Evet, bir insan kendine ait özel bir öykünün içinde, o öykünün dünyasında yaşayabilecek kadar şanslı ise, o yapma bebek gibi şeylerle başlayan, başlatılan, dayatılan şu katı dünyanın acıları sona erebilecektir.

*

Kafka’nın bu öyküsünü yıllar önce okuduğumda, “Benim mektuplarım da hayallerim, benim öyküm de teknem ve denize duyduğum şu kara sevdam olsun” demiştim… Çünkü benim de hayatımda, yaşamıma bir öykü kazandıran, Kafka gibi yön gösterenlerim oldu, bu bakımdan şanlı sayarım kendimi.

İşte tüm bu yazılarımı niye yazıyorum biliyor musunuz? O küçük kız çocuğu gibi elimize tutuşturulan ve bir gün, bir anda, ya da azar azar kaybedivereceğimiz bu katı ve hain dünyayı, yaşamak zorunda kalsak bile… Yine de kendi öykünüzü oluşturabilmeniz umudu ile yazıyorum…

Ne mutlu yaşamlarını hiç kimseye emanet etmeyenlere diyorum.

*

Kafka’yı okuduğumda, doğrusu o küçük çocuğun Kafka ile dostluğuna imrenmiştim… Ve şansa bakın ki, yine o yıllarda Halikarnas Balıkçısı gibi bir abide insanla tesadüfen karşılaşmış ve onu, tıpkı o küçük çocuğun Kafka’yı dinlediği gibi, dinleme şansına ulaşmıştım.

O koca Balıkçı’nın bana söylediklerini aradan geçen 45 yıla rağmen hala tek tek, hatırlıyorum, tıpkı o parktaki çocuk gibi, benim de hayatıma Kafka’ya denk bir insan girmişti, tesadüfen… Ve o abide insanı dinlediğim günden sonra benim de sadece kendime ait bir öyküm vardı artık… 45 yıl önce ondan duyduklarımı kelimesi kelimesini hatırlıyorum, çünkü nasıl bir insanla karşılaştığımın bilincindeydim, çünkü Kafka’yı okumuştum, çünkü onun yaşanmış ‘oyuncak bebek’ öyküsünü biliyordum.

Sadun Boro’yu tanımıştım tesadüfen, 16 yaşımda iken, Kısmet’i Salacak’ta denize inerken görmüştüm, oradaydım, sandalla geziyordum, şansa bakın… Ve bugün, o günden 48 yıl sonra bugün, hala bu öğretmenimin, Büyük Usta’mın yanındayım ve teknelerimiz aynı iskelede bağlı… Artık o’nun yanından ayrılmadan yaşamaya çalışıyorum… İşte benim Kafka’m da bu abide insanlardır… Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın bana imzalayıp verdiği kitabında, onun elinden çıkan kelimeler “Denizci Sende senden sonrakilere anlat” idi… İşte bak Balıkçı Babam, hala anlatıyorum benden istediğin şeyleri… Sizlerin sayenizde hiçbir şey ve hiçbir kimse, Salacaklı küçük denizci Haldun’un düşlerini çalamadı… Ne mutlu yaşamlarını hiç kimseye emanet etmeyenlere.

*

İşte bu yüzden, düşleri çalınmış çocuklar ve düşleri alınmış güzel insanlar için, yazmak zorunda hissediyorum kendimi… Çünkü dedim ya, ben tıpkı o parkta Kafka ile karşılaşan çocuk gibi şanslıydım… Bu şansa ulaşamayan güzel yürekli insanlar için bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.

Tüm kitaplarını dikkatle okuduğum Adnan Binyazar  “yazar toplumun dile gelişi olmalıdır, topluma çektiği acıları duyurabilmelidir” der… Tabi ki “Sen zehirlendin” demekle iş bitmez, onun panzehri nedir? O da belirtilmelidir, iyileşmenin yolu gösterilmelidir… Sartre “yazar yaşamın üstündeki kara perdeleri kaldırmalıdır ve görevi insanlara yaşamı tanıtmak olmalıdır” diye yazar.

İnsanlar maalesef, hiç değilse hayvanlar gibi, ya da ağaçlar, ormanlar gibi, sürü halinde ama dostça yaşamayı başaramadılar, hiçbir zaman başaramadılar, bu bir gerçek… Sürü halinde yaşayan insanların eline, büyük bir güç tarafından, hiç durmadan sahip olma iştahları, sürü halinde yaşayabilmek için gerekli ahlaksızlıklar ve sonuç olarak mutsuzluk katalogları tutuşturuluyor.

Hâlbuki eğer adapte olabilirsek, onun ruhunu içimize sindirebilir isek, doğa ve deniz, özellikle denizde yaşam, bize bayağılıktan kaçma, sonra da tamamen kurtulma, ve ‘daha az ile yetinme ahlakı’ sunar, bunlar ise iç huzuru demektir.

*

Şu anda, bu satırları yazarken, Gökova’da her havaya kapalı, çok güzel, nur çanağı gibi bir koyda, baştan demirli, kıçtan bir kayaya bağlı duran teknemdeyim… Dış denizde rüzgâr Güney’den zaman zaman sağanaklar indiriyor, burada ise yaprak kımıldamıyor, yağmur yağdı yağacak, hava serin, ayağımda neopren palet içi ayakkabılar var, ama yine de biraz üşüyor ayaklarım, olsun üşüsün, huzurlu ve mutluyum ya… Küçük buzdolabımdaki yemeğim dün bitti, ocağın tüpü de bitti, akşama sadece domates ve beyazpeynirim var, olsun mutlu ve huzurluyum ya, dönesim, gidesim yok Marinete… Kendi kendime gülümsüyorum… Maviş evlat dibe bağlı bir heykel gibi kıpırtısız duruyor… Her tarafta Tanrısal tablolar… Ormanlar yansıyarak adeta denize kopyalanmış, ağaçlar sanki denizin içinde ve ağaçların üstünde balıklar yüzüyor…  Denizin içinde miho kuşları uçuyor… Denize bulanmış rüzgâr huzur kokuları taşıyor… Minik minik dalgacıklar Maviş evlada küçük küçük öpücükler konduruyorlar. “Yaşasın, içimdeki küçük çocuğun düşlerini hiç kimse çalamadı, o düşlerin içindeyim, işte yaşıyorum şimdi onları.”

*

Denize attığım bayat ekmek parçalarını Melenur’lar itiş kakış yiyorlar… Bir haftadır buradayım, her gün aynı saatte geliyorlar “hey denizci abi, hani bizim ekmekler?” der gibi nerede ise suyun üstünden bana bakıyorlar… Ekmek de bitti, yarın onlara bisküvi parçaları atacağım… Ama belli olmaz belki ekmek bulurum… Yarın sabah sahile çıkıp bir yerlerden köy ekmeği bulmalı, dolapta tereyağı da var. Yarın sabah kahvaltısında tereyağlı köy ekmeği.

Dedim ya, gerçek deniz yaşamı, ‘insan olana’, “az ile yetinme ahlakı” verir, bu da huzur ve mutluluk demektir… Şimdi sizler, bu satırları okuyan dostlar, yarın sabah kahvaltınızda kim bilir neler, neler yersiniz, tamam afiyet olsun tabi, ama onları yediğiniz, yiyebildiğiniz için mutlu olduğunuzu farkına varır mısınız? Pek sanmıyorum… Dedim ya yarın kahvaltıda sadece tereyağlı köy ekmeği var, belki de sıcak sıcak, sadece o kadar mı? Evet, sadece o kadar… A zeytinim de var, onu unuttum… Ne güzel değil mi? Tereyağlı köy ekmeği ve zeytin ve her tarafta alabildiğine hürriyet… Fakat tüp bitti, motoru çalıştırıp çayı üstünde ısıtsam olur mu dersiniz? Şaka şaka, 12 volt bir ısıtıcım var, yarın sıcak çayım da ondan.

*

Ya İşte benim de öyküm bu… Elime tutuşturulan hayatı, hayatımı kazanır kazanmaz arkamda bıraktım, kendi öykümü yaşamak için, düşlerimin çalınmasına müsaade etmeden… Benim gibi düşlerinin çalınmasına müsaade etmeyen, hayatını başkalarına emanet etmeyen, denizler ülkesinin huzurlu insanlarının olduğu yerdeyim şimdi… Buraya gelin, Kafka’nın, Halikarnas Balıkçısının, Sadun Boro’nun ülkesine gelin.

Sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya, ama bunlar görmezden geldiğimiz şeyler olmamalı… Farkına varmalıyız… Yaşama sanatı şüphesiz, her şeyden önce elbette sevdiklerimizle birlikte olmaktan geçer.

Fakat aynı zamanda da onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir ihtiyaç ve zevk duyduğumuzu, onlarsız yaşayamayacağımızı, onlara pek de belli etmemekten geçer… Bunu başaramazsak, evet onlarla birlikte yaşarız ama kendi öykümüzü yaşamadan yaşar ve onların ardı sıra yuvarlanır gideriz… Yani sevdiğimiz bizim peşimizden gelmeyebilir… Deniz ruhlu bir insan kimsenin ve kimselerin peşinden sürüklenmez… Ve eğer başarırsak, sevdiğimizle, sevgilimizle birlikte, kendi öykümüzü yaşarız…  Denizcilik biraz da ‘eğer gerekirse’ yalnızlığı göze alma cesaretidir.

Yani hayatımız teslimiyetler toplamı olmasın… Kafka ile bir parkta karşılamazsınız, Mavi yolculuğu başlatan Cevat Şakir Kabaağaçlı ’yı bulup onu dinleyemezsiniz, Sadun Boro’yu bulmak için Gökova’nın sonuna kadar gitmeniz gerekir… Ama onları okuyabilirsiniz, onların birey olma özgürlüğü ile dolu kültürel miraslarına sahip olabilirsiniz, lütfen buna sahip olun…

Büyük Ustamız Sadun Boro hayatta, Türk denizcilerine yelkenle dünya turunu başlatan ve yaşarken heykeli dikilen bir efsane denizci… Onun kitaplarını okuyarak o ruhu özümseyebilir ve gelip ondan icazet alabilirsiniz.

Ve böylece bitmez tükenmez kargaşaların hala ulaşamadığı o huzurlu mavi dünya ile ruh birliği ederseniz, yani ruh birliği etmeyi başarırsanız, onun masmavi manevi koynuna girebilirsiniz… Gidip orada, yani burada, denizler ülkesinde masmavi bir huzur içinde yaşayabilirsiniz… Hem de bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kardeşçesine… Biz denizciler düşleri çalınmış çocuklardan değiliz.

23 Mart 2013 Cova

Yazar Hakkında

Benzer yazılar